NAZIM'LA TANPINAR BURADA TEZLER NEREDE ?

15/6/2006 ·

 

 

 

 

 

 

NAZIM’LA TANPINAR BURADA, TEZLER NEREDE ?

 

  

                                          Turgay PASİNLİGİL

 

            Yalnız Nazım ve Tanpınar mı? Ece Ayhan da burada, Can Yücel de, Melih Cevdet Anday da. Ama onlarla ilgili tezler ortada yok. Onaltı yıl boyunca Nazım Hikmet, Can Yücel ve Ece Ayhan’la ilgili yalnızca birer tez hazırlanırken, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Melih Cevdet Anday’ın şiiriyle ilgili de hiçbir doktora ve yüksek lisans tezi hazırlanmamış üniversitelerimizde.

Akademik kariyerin ilk basamakları sayılan doktora ve yüksek lisans tezleri yasa gereği 1987 yılından bu yana YÖK’e bağlı Tez Merkezi’ne gönderiliyor. Merak bu ya, şiirle ilgili  neler yapılmış üniversitelerimizde, hangi tezler hazırlanmış diye araştırıp baktığımızda aslında yukardaki satırlar her şeyi özetliyor. 1987-2003 yılları arasında, 16 yıl boyunca, 77 üniversiteye bağlı sosyal bilimler enstitülerince hazırlanarak YÖK’e bağlı Tez Merkezi’ne gönderilen ve şiir başlığı altında toplanan yüksek lisans / doktora tezlerinin dağılımı şöyle:

 

 

Toplam tez  (Nisan 2005 itibarıyla) ……    449

Yabancı ülke şiiriyle ilgili………..…..…….     159     

Çağdaş Türk şiiriyle ilgili  ………………..     122

Divan ve Halk Edebiyatı ile ilgili….. ……… 136

Kuramsal/karşılaştırmalı ………………….    32

 

            Türk Dili ve Edebiyatı başlığı altında toplanan 3030 tez var. Bu tezler içinde bulunan 25 tezi de yukarıdaki tabloya eklersek, Çağdaş Türk Şiiriyle ilgili (20 inci yüzyıl Türk Şiiriyle ilgili) 147 tez karşımıza çıkıyor. Yılda ortalama dokuz tez. 77 üniversiteye bağlı sosyal bilimler enstitülerince hazırlanan  yılda 9 tez. Tam bir hayal kırıklığı.

 Aldous Huxley, günümüzde giderek çok fazla tez hazırlandığını, artık önemli edebiyatçıların giderek çok önemsiz yanlarının ele alınmaya başlandığını, ya da edebiyat tarihi açısından pek değer ifade etmeyen ikinci/üçüncü sınıf edebiyatçıların tez konusu olmaya başladığını yazıyor bir denemesinde. Bu yüzden de tez hazırlayan genç akademisyenlerin çok önemli aylarını, yıllarını bir anlamda boşa harcadığından dem vuruyor. Ama bizde durum çok farklı görünüyor. Ece Ayhan’la, Nazım Hikmet’le, Can Yücel’le, Edip Cansever’le, Turgut Uyar’la ilgili daha birer tez ancak hazırlanmışsa onaltı yılda; Huxley’in yakındığı duruma ulaşmamıza daha çok var demektir. Tezlerin bir bölümünün de daha henüz “hayatı, sanatı, eserleri” başlığını taşıyan düzeyde olduğunu görünce üniversitelerden iyice umudu kesmek gerekiyor galiba. Tez hazırlamak bir anlamda akademik kariyere başlangıç noktasını oluşturuyor. Bunun yanı sıra gelir arttırmak, statü sağlamak, zamanını değerlendirmek, bürokraside yönetici kadrolara atanmak, yurt dışı görev edinmek gibi nedenlerle tez hazırlamak da yaygın. Bu gibi güdülerle akademik çalışma yapmak genellikle içeriği zayıflatıyor. Bir de bunlara, tez danışmanlarının öznel tutum ve davranışları, fakültelerdeki genel geçer yargılar, dönemin politik ve ekonomik eğilimleri, akademik kadroların tez konularına bakış açıları  eklenirse, tez konusunun seçiminden kabulüne giden sürecin ne kadar zorlu olduğu görmek mümkün.

 

1987- 2003 döneminde kendileriyle ilgili doktora ya da yüksek lisans tezi hazırlanmış şairler:


Yahya Kemal Beyatlı              6         

Necip Fazıl Kısakürek           5         

Faruk Nafiz Çamlıbel            5         

Ahmet Haşim                         3

Mehmet Akif Ersoy                3         

Faik Ali Ozansoy                    3

Fazıl Hüsnü Dağlarca            3

Bekir Sıtkı Erdoğan               3         

Tahsin Nahit                          2

Orhan Veli Kanık                   2

Cahit Zarifoğlu                      2         

Behçet Necatigil                     2         

Suut Kemal Yetkin                 2         

Hilmi Yavuz                            2

Ece Ayhan                              2         

Yavuz Bülent Bakiler              2

Tevfik Fikret                          2

Mehmet Emin Yurdakul         1         

Ali Ulvi Elöve                        1

Kemalettin Kamu                   1

Mehmet İsmail                       1

Tahir Kutsi Makal                  1

Pervin Şakir                           1

Özkan Yalçın                          1

Hüseyin Cahit                        1         

Cemal Süreya                         1

İlhan Berk                              1

Munis Faik Ozansoy              1

Mustafa Ruhi Şirin                 1

Mehmet Çınarlı                      1

Gülten Akın                            1

Edip Cansever                       1

Murathan Mungan                 1

Salih Zeki Aktay                     1

Nazım Hikmet                        1

Attila İlhan                             1

Celal Sahir Erozan                 1

Asaf Halet Çelebi                   1

Ahmet Muhip Dranas             1

Orhan Seyfi Orhon                 1

Abdürrahim Karakoç             1

İsmet Özel                              1

Rıfat Ilgaz                               1

Can Yücel                               1

Ceyhun Atuf Kansu                1

Sezai Karakoç                        1

Özdemir Asaf                         1

Oktay Rifat                             1

Emin Bülent Serdaroğlu        1

Ali Mümtaz Arolat                  1         

Cahit Sıtkı Tarancı                 1

Bahaettin Karakoç                 1

Sabahattin Ali                        1

Yaşar Nezihe Bükülmez        1

Cenab Şahabettin                  1         

Halil Nihat Boztepe                1

Ercüment Behzat Lav            1

Celal Sılay                             1

Turgut Uyar                           1

Nihat Sami Banarlı                1

Niyazi Y. Gençosmanoğlu     1

Mustafa Necati Karaer          1

İlhan Geçer                            1

 

 

1987 – 2003 yılları arasında hazırlanan doktora ve yüksek lisans tezlerine konu olmamış şairler:

 


Melih Cevdet Anday(şiiriyle ilgili tez yok)

Halim Şefik Güzelson            

Niyazi Akıncıoğlu

Salah Birsel (şiiriyle ilgili tez  yok)

Enver Gökçe                                     

Arif Damar

Namık Kemal (şiiriyle ilgili tez yok) 

Rüştü Onur

A. Hamdi Tanpınar (şiiriyle ilgili tez yok)

Ömer Faruk Toprak

Ercüment Behzat Lav           

Muzaffer Tayyip Uslu

Ömer Bedrettin Uşaklı                      

İlhami Bekir Tez                    

Ahmet Arif

Cevdet Kudret Aksal                        

Yaşar Nabi Nayır                  

Şükran Kurdakul

Ziya Osman Saba                              

Berin Taşan

Ali Yüce                                 

Ahmet Oktay (şiiriyle ilgili tez yok)

Kemal Özer                                       

Ülkü Tamer

Metin Altıok                          

Behçet Aysan

Ahmet Arif                            

Haydar Ergülen

Süreyya Berfe                                    

Lale Müldür

Veysel Çolak                                     

Enis Batur

Adnan Özer                           

Gültekin Emre

                                  

 

Üniversitelerimiz tanımı gereği, kavramsal düzeyde evrensel bilgi üreten, bu bilgiyi topluma sunan, gündelik hayatın içinden, “insani” olanı bulup çıkaran, insanı her boyutu ile kavrayan ve nihai tahlilde temel amacı insan mutluluğu olması gereken bir kurum.

            Öncelikle fen bilimleri açısından bakıldığında, üniversitelerin “birer ticari işletme” durumuna gelmekte olduğunu söylemek mümkün. Artık onlar, hani neredeyse “entegre tesis” ya da birer “ekonomik birim” gibi. Bu hem özel vakıf üniversiteleri, hem de devlet üniversiteleri için geçerli. Ahmet İnam’ın deyişi ile “akademik hayat, bugün piyasayla bütünleşmiş durumda. Oradan gelen talepleri, sorunları çözmeye çalışıyor. Güvenilir, hesabı verilebilir bilgi, çıkarsız, günlük kaygıların uzağında araştırma konusu yapılamıyor.” Üniversite eğitimi beceri ve meslek edinmeye yönelik bir etkinliğe dönüşünce, akademisyenler de şirketlerde çalışan memurlara benzemeye başlıyor. Üniversitelerin gündemi ve ele alacağı sorunlar şirket patronları ve piyasa koşulları tarafından belirleniyor. Üniversiteler şirketlerin AR-GE bölümleri gibi çalışıyor. Türkiye’de yapılan daha çok kuramsal bilginin ampirik yöntem ve tekniklerle sınanması işlevini yerine getirmek. Bilginin özünü oluşturan “kuramsal bilgi”yi, gelişmiş ülkeler üretiyor zaten.  Şirket üniversite işbirliği, biraz da şirketlerin pazarlama tekniklerinin, süreçlerinin bir parçasına dönüşmüş durumda…

            Sosyal bilimler açısından bakıldığında, pek ticarileşme şansı yok. Test edilip onaylanacak bir malzeme de yok gibi görünüyor. O zaman o bölümlere de gerek yok pek. Felsefe, toplumbilim gibi bölümler ya kapanıyor, ya da öğrenci sayısı azalıyor. Zaman zaman biraz toplumbilime, insanbilime ya da felsefeye gerek duyulursa da “piyasa” tarafından, az bir parayla o “ihtiyacı” karşılamak mümkün. Bunun ötesinde toplumsal bilimlerde, sistemin yeniden üretilmesini, egemen-bağımlı ilişkilerinin pekiştirilmesini, reelin rasyonalize edilmesini sağlayan bir yapı var. Bu bakımdan tamamen de gözden çıkarmak mümkün değil sosyal bilimleri. Bu yapının dışına çıkabilmiş bölümler adacıklar halinde ancak. Parasal yetersizlikler, kadro sağlanamaması, üniversitelerin gelenekleri, yerleşmiş alışkanlıklar, akademisyen alımında kişisel ya da politik tercihler, sosyal bilimlerde bilimsel bilgi üretimini kısıtlayan, bilginin içini boşaltan, bilgiyi değersizleştiren, koflaştıran, sonuçta mevcut yapıyı rasyonalize eden, yeniden üreten bir nitelik kazandırıyor.

  

 

Kimi tezlerden örnekler:

Türk şiirinde gelenek (1940-1973) (2003-Doktora)

Emin Bülent Serdaroğlu’nun hayatı, sanatı ve eserleri üzerine bir inceleme. (2003-YL)

Hilmi Yavuz’un şiirlerine dini-tasavvufi edebiyat ve geleneksel edebiyat açısından bir

Bakış. (2003-YL)

Mehmet Çınarlı edebi şahsiyeti ve şiirleri. (2002-YL)

Cumhuriyet Devri İslami- Türk Edebiyatı. (2002-Doktora)

Faik Ali’nin şiiri. (2002 – YL)

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirlerinde Kurtuluş Savaşı. (2002-YL)

Tahsin Nahit, hayatı, sanatı ve eserleri (2002-YL)

Halil Nihat Boztepe’nin hayatı, sanatı ve fikirleri. (2002-YL)

Geleneksel şiirin Bekir Sıtkı Erdoğan’ın sanatına etkisi. (2002-YL)

Bir ideoloji olarak Murathan Mungan şiiri. (2002-YL)

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın şiirinde ses organizasyonu. (2002-YL)

İlhan Berk’in şiirinde nesne sorunu. (2002-YL)

Hilmi Yavuz’un şiirine metin merkezli bir bakış. (2002-YL)

Ece Ayhan ve tarih yaklaşımı.

Özkan Yalçın’ın hayatı ve eserleri üzerine bir inceleme. (2001-YL)

Mehmet İsmail’in “Bu kan yerde kalan değil” adlı şiir kitabının üslubu. (2001-YL)

Cumhuriyet Devri Türk Şiirinde tarih teması. (2001-Doktora)

Şiirin çeviri amaçlı dilbilimsel çözümlemesi: Orhan Veli Kanık’ın “garip” şiirleri ve

İngilizce’ye çevirileri. (2001-Doktora)

Pervin Şakir’in şiirinde temalar. (2000-Doktora)

Modern Türk Şiirinde mistik düşünce. (1999-YL)

Cumhuriyet dönemi şiirinde Yunan ve Latin Mitologyası. (1999-YL)

Sezai Karakoç’un şiirlerinde kadın ve aşk. (1998-YL)

Nazmımızda Çanakkale Muharebeleri. (1997-YL)

Necip Fazıl’ın “Çile” adlı şiir kitabındaki cümlelerin yapısal tahlili ve ögelerin derin yapısı. (1997-YL)

Yavuz Bülent Bakiler’in “Duvak”, “Yalnızlık” ve “Seninle”adlı şiir kitaplarındaki cümlelerin yapısal tahlili ve ögelerin derin yapısı. (1997-YL)

Yavuz Bülent Bakiler’in şiir anlayışı ve şiirlerindeki tezahürler. (1996-Doktora)

Can Yücel’in şiirlerinin ve bunların Türkçe’den İngilizce’ye çevirilerinin biçembilimsel ve analitik olarak incelenmesi. (1996-YL)

Munis Faik Ozansoy,şiir ve nesirlerinin tematik incelenmesi.(1993- YL)

                         

Sir Walter Raleigh, Batı’da edebiyat öğretiminin anlamsızlığa yöneldiğini söylerken, Aldous Huxley, bunu yeterli görmeyip, gülünç bir anlamsızlığa paldır küldür daldığını yazıyor. Çağdaş şiir, kendi mecrasında, hayatı kavrayarak ve insanı içine alarak nihai denize doğru büyük bir coşkuyla ilerlerken, akademik edebiyat apayrı bir mecrada, hayat nehrinin coşkusunun yanı başında, ondan habersiz, kimi zaman ondan uzaklaşarak, kimi zaman ona yaklaşıp hegemonik ilişkileri ve reel olanı yeniden üreterek, ölgün, durgun ve sessiz, bu gülünç anlamsızlığa doğru akıp gidiyor.

 

 

                                                                                 

 

 

 

 

 

Yorum (3) Yorum yaz!

TROYA'DAN DÖNÜŞ

15/6/2006 ·

TROYA'DAN DÖNÜŞ

 

 

 

                                           Turgay PASİNLİGİL 

 

 

            Odysseus, Troya’dan dönmeye başladığında, deniz artık farklı bir denizdir, insan da farklı bir insan. Çalkantılar, fırtınalar sırasında Odysseus, dostlarını, soydaşlarını, gemilerini yitirir. On bir gemisi batmış, beş on arkadaşı kalmıştır. Binbir maceradan sonra İtalya’nın Erturya bölgesindeki Capo Circeo’ya varır.

            Homeros, İlyada ve Odyssea’da insanı anlatır. Ancak İlyada’dan Odyssea’ya geçildiğinde, insanın kendine, toplumuna ve insanallaştırılmaya başlayan dünyasına bakışının değişmeye başladığı görülür. İnsan artık gelenekten çıkmaya başlamış, dünyada bir başına kalmıştır. Birey olarak da yaşamayı öğrenmek  durumundadır artık. Dış dünyaya açılmanın, değişik kültürlerle tanışmanın hazırlığı içindedir. Odysseus bir anlamda, kendi topluluğundan uzakta bir birey olarak yaşayacak insanın, yeni hayatta gerekecek olan değerleri ve davranış kalıplarını arayışıdır. Başkaldırmış insanın öyküsüdür. Homeros’un öyküleri, Batı uyarlığının kendisi için oluşturduğu ilk ortak dünyanın habercisidir. Bu, insanın kendi elleriyle, kendi gücüyle, kendi dünyasını kurabileceğine olan inancın örneğidir. Bu inanç Avrupa’da alttan alta Aydınlanma Dönemi’ne kadar hep sürmüştür.

            İnsanlığın tarihine bakıldığında, eserlerinde Olympos tanrılarını yavaş yavaş dışarıda bırakıp, daha dünyevi, daha ikinci sınıf tanrılara geçiş yapan, kendi gerçekliğinin farkına varan ve birey olarak kendini gerçekleştirmenin ilk adımını atan İzmir’li Homeros’tur…Bu adımın atıldığı denizler de bizim denizlerimiz, Ege’mizdir…

            Efes’ten Pire’ye iki buçuk günde gidildiği, kürekle saatte bir mil, yelkenle bir buçuk mil yol alınabildiği bir dönemden iki bin beş yüz yıl sonra sesten hızlı uçakların, e-maillerin, magazin dergilerinin, Popstar yarışmalarının, sinemaların, günlük gazetelerin, çocuk güzellik yarışmalarının, hipermarketlerin, alış veriş kampanyalarının, kredi kartlarının,  Leila’ların, televizyonun, CD çalarların, meditasyon, feng Şui ve Tao’nun, rüya tahlillerinin, yemek kitaplarının, zayıflama merkezlerinin reel hayatımızda yer aldığı günümüzde insanlık yeniden Homeros’un çağındaki sorunlarla bir anlamda karşı karşıyadır. Parçalanmış, günlük hayattaki varoluş alanları sistem tarafından rasyonelleştirilmiş, serbest zamanını değerlendiremeyen, diğer insanlardan uzak tutulan çağdaş insan, toplumsal varoluşunun bilincine varabilmek ve kalabalık içindeki yalnızlığına çare bulabilmekte gittikçe zorlanır olmuştur.

            Deniz; varolan dünyaya karşı çıkacak düşüncenin ve eylemin, ancak  karadan uzakta oluşturulabileceği inancının düş ülkesidir. Yaşanan dünyanın bilincimizi oluşturan etkilerinden uzaklaşma ve bilinçlenme isteğidir. Bütün bir hafta boyunca tezgah arkalarında, sandalyelerde, bilgisayar başında, bürolarda duvara çivilenmiş, yerlere yapıştırılmış yeni çağın insanları için hayatın hayalidir.

İnsanoğlunun birey olma yolundaki ilk adımları 2300 yıl önce Ege’de, Sirenler Denizinde atılmıştır.Yeni Aydınlanma’yla birlikte, özgürleşmiş insanın gerçekleşmesinin de yine bu denizlerde, bu kıyılarda olması muhtemeldir.

 

 

                                                             

Yorum (1) Yorum yaz!

TAKMA ADLARDAN NİCKNAME'LERE

16/5/2006 ·

 

 

 

 

TAKMA ADLARDAN NİCKNAME’LERE

 

                                                                                                  

                                 Turgay   PASİNLİGİL                               

 

İbrahim Tatlıses’in aslında İbrahim Tatlı’nın takma adı olduğunu, Aysel Gürsaçar’ın da  Seda Sayan adıyla sahnelerde ve ekranlarda boy gösterdiğini bilmeyenimiz pek yok gibi. Bunları bilmemek ayıp bile sayılabilir yerine göre. Ses ve sahne sanatçıları konusundaki engin bilgimiz edebiyatçılarımıza gelince sıfır çekiyor çoğu zaman; Hüseyin Zurna’nın Çetin Altan, Ali Gümrükçü’nün Nurullah Ataç, Nevzat Çorum’un da Yusuf Atılgan olduğunu kaçımız anımsıyor acep? Tabişgahi Lahuri Falih Rıfkı Atay’ın, Mehmet Nazım da Tarık Buğra’nın kimi yazılarında kullandığı adlardan bazıları desek  bilmem nasıl karşılarsınız?  Hadi şöyle belleğimizi biraz zorlayalım, Fethi Naci Oktay Deniz, Reşat Nuri Güntekin Cemil Nimet, Refik Halit Karay da Mübeccel Halit takma adıyla az mı yazı yazdılar? (1) Mübeccel Halit’i bilmem ama, Aziz Nesin Vedia Nesin takma adıyla yazdığı yazılardan sonra erkek hayranlarından epeyce mektup almıştı. Eskileri karıştırdığınızda Yusuf Karataylı imzasına rastlarsanız eğer, bunun Yaşar Kemal’i;  Orhan Selim imzasının da  Nazım Hikmet’i boy aynasına çıkardığını da belirtelim bu arada. Cumhuriyet döneminde yazarlarımızın pek çoğunda takma ad serüveni olduğunu söylemek mümkün. Bu alanda birincilik Aziz Nesin’de: Üstat  kırk  altı tane  takma ad kullanmış yazı hayatı boyunca.(2) Özellikle  Markopaşa döneminde takma adlar yoğunluk kazanmış.

Gazeteci ve yazarların takma ad kullanmalarının belli başlı üç nedeni var: İlki siyasal baskılar. Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların arttığı dönemlerde takma ad kullanımı yaygınlaşmış. Cumhuriyet tarihinde bu dönemlerden ilki 1931 de çıkarılan Matbuat Kanunu’ndan 1950 yılına kadar geçen dönem. Üniversitelerdeki tasfiyeler, Tan Matbaası baskını, 1938 yılında Matbuat Kanunu’na yapılan ekler, basına uygulanan sansürler, Markopaşa Davası, Atsız Davası, kapatılan dergiler ve gazeteler bu döneme damgasını vuran olaylar. Takma ad kullanımının en yaygın olduğu dönemlerden birisi bu. 1950-1954 arasındaki kısa süreli soluklanmadan sonra yeni bir baskı döneminin geldiğini görüyoruz. 1954 yılından 1961 Anayasası’nın uygulanmaya başladığı dönem yine bir baskı dönemi. Altmışlı yıllar göreceli bir özgürlük ortamıyken, 1971 yılındaki 12 Mart Muhtırası ve onu izleyen 12 Eylül Dönemi aydınlar, yazarlar ve gazeteciler üzerinde yoğun baskıların uygulandığı dönemler olarak belleklerde derin bir  iz bıraktı bilindiği gibi. Bu dönemde takma adların oransal olarak yeniden arttığını görüyoruz  Son yıllarda, özellikle siyasal baskılara karşı takma ad kullanımında  azalma olduğu da bir gerçek.

Takma ad kullanımındaki ikinci neden bürokratik. Yazar ve şairlerimizin birçoğu yaşamlarının belli bir döneminde devlet memuru olarak çalıştıkları için memur konumlarının getirdiği sınırlama ve kısıtlamalar onları yazılarında takma ad kullanmaya  yöneltiyor. Melih Cevdet Anday, Orhan Veli Kanık, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt, İlhan Berk, Rifat Ilgaz, Cemal Süreya ve Erhan Bener bunlara hemen verilebilecek örnekler.

Takma ad kullanımındaki bir başka neden de ekonomik. Her daim parasal  sıkıntı içinde ömür tüketen yazarlarımız, parasal bakımdan biraz olsun nefes alabilmek için  zaman zaman biraz olsun rahat nefes alabilmek için edebiyatçı kimlikleriyle pek de bağdaşmadığını düşündükleri işler yapmışlar, bu işlerde de takma ad kullanmışlardı. Bunlara bir örnek Kemal Tahir’in F.M. İkinci takma adıyla yaptığı Mike Hammer çevirileri. Ayrıca Murat Aşkın takma adıyla da film senaryoları yazdığını  biliyoruz.

Son yıllarda yazarlar arasında takma ad kullanımı azalırken, toplumun çeşitli kesimlerinde, olağan orta halliler arasında  takma ad kullanımının  yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz.. Sanal ortamdaki alışverişlerde, sohbetlerde, mektuplaşmalarda hepimizin birer –bazen de birden fazla takma adı var. ”Nickname” lerimizle tanıyoruz birbirimizi. Daha sonra gerçek kimliğimizi belirtirsek o ayrı elbet. Modernitenin ve mevcut toplumsal yapının bir sonucu bu; geleneksel hayattaki hısım akraba bağlarını ve yakınlıklarını aynı mekanda yıllarca birlikte yaşamanın kazandırdığı arkadaşlık bağlarını, dayanışmaları, yer ve yurt sevgilerini, ortak duygulanım özelliklerini yitirir olduk. Okumak, iş bulmak, para kazanmak, terfi etmek, statü kazanmak için sürekli mekan değiştirmeye başladık. Semt, kent, mahalle değiştirip durduk. Bu  sürekli ve köklü insan ve toplum ilişkileri kurmamızı zorlaştırdı. Anlık, yüzeysel, biçimsel ve işlevsel ilişkiler kurmak durumunda kaldık. Bunun sonucu yabancılaşmayı daha yoğun bir biçimde hissettik ve git gide içimizdeki insani yanlardan, doğanın bize verdiği sağlıklı yanlardan uzaklaşmaya başladık. Kalabalıklar  içinde yalnız yaşayan insanlar hadisesi ortaya çıktı. Kentin sokaklarından, kentte yaşayan öteki insanlardan korkar olduk. Modern dünya, global ilişkiler ve  bize empoze edilen bu düzen karşısında, kendimizi daha güçsüz, çıplak ve bütün insani değerlerden yoksunlaşmış hissetmemiz sonucuyla karşı karşıya kaldık.

Kendi varoluşumuzu en doğal biçimiyle, en olağan haliyle ortaya koyamaz olduk. Takma adların, şifrelerin, parolaların koruyucu duvarları arkasından endişe ve korkuyla izliyoruz sokakları, çarşıları, caddeleri ve öteki insanları. İşin tuhafı, Seda Sayan da, İbrahim Tatlıses de, yaşadığımız toplumsal formasyonu sahnede ve ekranlarda yeniden üretir ve pekiştirirlerken, bizler de  yakalarımızda takma adlarla sahne gerisinde sıranın bir gün bize de gelmesini bekliyoruz.

  Geldiğimiz bu nokta ise, modernitenin getirdiği demokratikleşme ve eşitliğin belki de yabancılaşma temelinde yaygın ve daha hüzün verici boyutunu bize duyumsatıyor gibi.

 

Meraklısına Notlar:

 (1) Bazı yazarlarımızın kullandığı takma adlar şöyle: Oktay Akbal (O.A., Ok.Akbal), Çetin Altan (Ç.A., Ç.Altan, Hadi Borazan, Hüseyin Zurna), Nurettin Artam ( Ar-Tam, T.İ., Toplu İğne) Aşık İhsani ( İhsani Sırlıoğlu, Sırlıoğlu), Nurullah Ataç ( Ahfeş, Ataç, Ali Gümrükçü, Ali Nurullah Ata, aklan, Kavafoğlu, Nurullah Ata, Sabiha Yağızlar, Süha Kavafoğlu), Yusuf Atılgan (Nevzat Çorum, Ziya Atılgan), Hüseyin Nihal Atsız ( Atsız, Nihal Atsız, Selim Pusat), Falih Rıfkı Atay ( Ata, F.R.A., Fatay, Falih Rıfkı, Tabişgahi Lahuri), Reşit Fuat Baraner (Çelik Adam), Zeki Baştımar ( Ferhat, Yakup Demir, Z.Baştımar), Fakir Baykurt (Tahir Baykurt), Burhan Belge ( Burhan Asaf, Burhan Asaf Belge, Burhan Sadık), İlhan Berk  (Nurullah İlhan Birsen), Tarık Buğra ( Mehmet Nazım, Tarık Emin), Eray Canberk ( Akay Tekhan, Aydın Ergü, Güngör Songür, Işık Horasanlı, Mehmet Eray Canberk, Mehmet Eray), Adalet Cimcoz (Fitne Fücur), Müjgan Cumbur (Müjde Nasiboğlu), Demirtaş Ceyhun (Demir-taş Ceyhun), Nail Çakırhan ( Nail V., Nail Vahdet Çakırhan), Şefik Hüsnü Deymer ( Dr. Şefik Hüsnü, Şefik Hüsnü, Keramet, Tahir, Tayfur, Tahir Tayfur), Turhan Dilligil (Sokaktaki Adam), Hasan İzzettin Dinamo (Hasan Deniz), Fethi Naci ( Fethi Naci Kalpakçıoğlu, İsmail Naci Kalpakçıoğlu, Oktay Deniz), Fikret Adil ( Bir İstanbullu, Fikret Adil Kemertan, Kemertan, Kuloğlu), Vedat Günyol ( Teleme, Ahmet Vedat Günyol, Ali Candan, Gündat, O.Işık, Y. Dilli), Reşat Nuri Güntekin ( Ağustosböceği, Ateşböceği, Cemil Nimet, Hayrettin Rüştü, Mehmet Ferit, Mizah Yazarı, Reşat Nuri, Yıldızböceği), Halikarnas Balıkçısı ( Cevat Şakir Kabaağaçlı, Cevat Şakir Kabaağaçlıgil, Hüseyin Kenan), Rıfat Ilgaz ( Mehmet Rıfat, R.Ilgaz, Remzi Işık, Stepne), Ümit Kaftancıoğlu ( Garip Tatar, Ümit İlhan Kaftancıoğlu), Tarık Dursun K. ( M. Hasan Göksu, T. Kakınç, Tarık Dursun Kakınç), Orhan Veli Kanık ( Adil Hanlı, Mehmet Ali Sel, O.V. Kanık, Orhan Veli), Refik Halit Karay ( Aydede, Dürenda, Kirpi, Kirpi-i Natüvan, Mübeccel Halit, Refik Halit, Vakanüvis),  Aslan Kaynardağ ( Ali Konuk, Ferhat Sılacı), Kemal Tahir ( Bedri Eser, Cemalettin Mahir, F.M. İkinci, Kemal Tahir Benerci, Kemal Tahir Demir, Kemal Tahir Tipi, Körduman, Murat Aşkın, Nurettin Demir), Kerime Nadir ( Kerime Nadir Azrak, Mehlika Azrak), Necip Fazıl Kısakürek ( Adı Değmez, Ahmet Halil, Necip Fazıl, Tanrı Kulu), Hasan Hüseyin Korkmazgil ( Dr. Hüseyingil, Hasan Hüseyin, Hüseyin Korkmazgil, Korkmazgil), Muhsin Ertuğrul ( Ertuğrul Muhsin, Ertuğrul Muhsin May, Nabi Zeki, İbrahim Muhsin Ertuğrul, İp Çeken, Servet Moray, Suflör), Behçet Necatigil ( Behçet Gönül), Vedat Türkali ( Abdülkadir Pirhasan, Hüsamettin Gönenli), Vala Nurettin (Akşamcı, Hatice Süreyya, Hikayeci, Veli Nuri, Va-Nu), Hilmi Yavuz (Ali Hikmet), Yaşar Kemal ( Kemal Gökçeli, Sadık Kemal Gökçeli, Yusuf Karataylı), Yusuf Ziya Ortaç (Akbaba, Çimdik, Kamber, Yusuf Ziya), Nazım Hikmet Ran ( Ahmet Cevat, Ahmet Oğuz Saruhan, Ercüment Er, İbrahim Sabri, Kartal, Kemal Ahmet, M. İhsan, Mazhar Lütfü, Mehmet Nazım, Mehmet Nazım Hikmet, Mümtaz Osman, Nazım Hikmet, Hazım Hikmet Borjensky, Nazım Hikmet Verzansky, Nurettin Eşfak, Orhan Selim), Haldun Taner (Can Enişte, Haldun Hasırcıoğlu),

 

(2) Aziz Nesin’in kullandığı takma adların tamamı şöyle:  A.N., Akbaba, Ayşe Gül, Bahri Filbahri, Bahrifilefil, Battal Bataner,    Bedri Birdirbir, D. Kırat, Daver Devletlü, Falan, Falan Filan, Fettane Şatifil, Hakkı Haklar, Hakkı Hukuki, Hasan Denede Gör, Hikayeci, İsmail Ateş, İzzet İzinde, Kasım Kahkah, Kerim Kihkih, Kerami Pestenkerani, Levazımcı Kazım, Mehmet Nusret Nesin, Naneyedibaşı,  Şemsettin Şaşı,  Nuri Hayat, Ord. Prof. Paf Puf, Dr. Daim Değer, Oya Ateş, Öküz Aleyhisselam, Prof. Dr. A. Ayvacı, Prof, Tosun Okuyanlar Sağolsun, Recep Kinayi, Sarraf Mutasarrıf, Sıtkı Sırılsıklam, Sülüman Gider, Şaban Şabaner, Şakir Şıkırşıkır, Taki Zoraki, Vaiz, El-Hac Ömer Ölçer, Vedia Nesin, Yazar Bazen, Yüksel Damaçık. Takma adlar konusunda benim de bu denemede yararlandığım  bir sözlük var, isteyen bakabilir: “Türk Edebiyatında Mahlaslar, Takma Adlar, Tapşırmalar ve Lakaplar” Mehmet Semih, Anahtar Kitaplar, 1993.

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

BAKMAK GÖRMEK

16/5/2006 ·

 

 

 

 

 

 

                          Eskiden ortaokul ders kitaplarında Bakmak Görmek başlıklı bir konu vardı. Bir Türkçe okuma parçası…Hala belleğimde kaldığına göre epeyce etkilemiş olmalı…Yazarı kimdi şimdi pek hatırlamıyorum ama bakmakla görmek arasındaki farkı çok güzel bir biçimde, çok ilginç bir biçimde anlatıyordu…

                        Hepimiz gün boyunca yakınımıza, uzağımıza, çevremize bakıp duruyoruz…Her birimiz aynı yere aynı yerden baksak bile her birimiz farklı şeyler görüyoruz muhtemelen…Çünkü bakmak yetmiyor her zaman, görmeyi de bilmek gerekiyor…Tabii ki önce nereye nasıl bakacağımız önemli, ondan sonra neyi göreceğimiz…Ünlü tiyatro yönetmeni ve tiyatro kuramcısı Stanislavski, bakmayı ve görmeyi genç tiyatroculara uygulamalı olarak öğretirmiş…Sokağa ve parka bakarlarmış hep birlikte, sonra, neleri gördüklerini sorarmış tek tek…Her öğrenci gördüklerini aktardıktan sonra da Stanislavski, onların neleri görmediklerini, göremediklerini tek tek aktarırmış…Hızlı adımlarla geçenler, bastonla yürüyen yaşlılar, parkta bankta oturan kederli insanlar, ele ele gezinenler…Tiyatro öğrencileri de o kadar dikkatle baktıkları halde bunları nasıl göremediklerine şaşarlarmış…

                        Gelelim İstanbul’a…1947 yılında Sait Faik, Orhan Veli ve Oktay Akbal, birlikte bir boğaz gezisi yapıyorlarmış…Vapur Çengelköy iskelesine yanaşmış. Onlar da dışarıda sıralarda oturmuş, kıyıyı, evleri, insanları, kahveleri seyrediyorlarmış…Tam karşılarında da şirin güzel bir kıyı  kahvesi varmış…Sait Faik, Oktay Akbal’a dönmüş “Şu kahveyi anlatmak istersen söze nereden başlarsın?” diye sormuş. “İlk gözüne çarpan şey nedir?” Oktay Akbal birden şaşırmış, sınav sorusu gibi bir şeymiş bu. Gözüne kahvenin duvarındaki İran Şahıyla Süreyya’yı birlikte gösteren resim takılmış. “Bu resimden başlardım sonra da kahvenin içindekileri anlatırdım” demiş. Sait Faik kızmış “Hikaye duvarda değil orada oturan ihtiyar adamda!” demiş. Gerçekten de masalarda bir iki sessiz yaşlı oturmuş, hiç konuşmadan çay içiyorlarmış.. Sonra hikaye üzerine, hikaye yazmak üzerine, gözlem yapmak, bakmak ve görmek üzerine söyleşerek boğaz gezilerine devam etmişler…

                        Ünlü film yönetmeni Michelangelo Antonioni de bir röportajında “dünyaya başka gözlerle bakmak gerekiyor” demiş…Öyle ya, herkes bakar ama herkes görür mü? Önce görmeyi bilmek, öğrenmek gerekiyor…Sonra da alışılagelmiş biçimde bakmamak, eskiden gördüğünü aynı biçimde görmemek için çaba harcamak gerekiyor…Baktığımız pencereye, büyük önder Atatürk’ün dediği gibi bilimi, tekniği ve aklı yerleştirmek gerekiyor…    

                                                                                                  Turgay PASİNLİGİL                   

           

           

 

Yorum (3) Yorum yaz!

Gilbert Becaud ve Nathalie

13/2/2006 ·

 

 

 

           

2001 yılının son günlerinde yitirdiğimiz şarkıcı Gilbert Becaud, ikinci dünya savaşının hemen ardından Paris ‘teki gece kulüplerinde piyanist olarak müzik hayatına başladı. Dönemin ünlü şarkıcılarından Jacques Pills’le tanıştı. Pills, Edith Piaf’ın eşiydi...Fransız müziğinin devi Edith Piaf, Becaud’nun sesine ve yeteneğine hayran kalmıştı. Onu destekledi, albüm yaptırdı ve gece kulüplerinden çıkardı...1954 yılında Paris’te Olympia’da verdiği konser, onu tüm Avrupa’ya tanıttı. Yılda ortalama 200 konser vermeye başladı...Et Maintenant, L’important c’est la rose, Je viens te cherie ve Nathalie gibi romantik şarkıları klasikler arasında yer aldı...Becaud sahneye hep puantiyeli kravatı ile çıkardı. Bu onun çocukluk uğuruydu...Bu kravatın şöyle bir öyküsü var: Gilbert’in genç bir müzisyen olduğu dönemde annesi onu dinlenmesi için kapı kapı dolaştırıyormuş. Başvurdukları bir yerde annesine “bu çocuk ciddiyetten uzak, baksanıza bir kravatı bile yok” demişler...Bu söz annesine çok dokunmuş. Eve döner dönmez mavi beyaz puantiyeli elbisesinin eteğini keserek Gilbert’e bir kravat dikmiş. O kravatın şansını döndürdüğüne inanan Becaud da bir daha beyaz puantiyeli kravatı boynundan çıkarmamış...

                        Gilbert Becaud’nun çok sevilen şarkılarından Nathalie’nin de bir öyküsü var...Bir konser için Moskova’ya giden Becaud, Moskova’da kendisine verilen rehberi Nathalie’den çok etkilenir...Ona bir hediye vermek isterse de, uygun bir şey bulamaz...Ülkesine döndüğünde belki de hediyelerin en güzelinin ona yazılacak bir şarkı olduğunu düşünür...Ve az sonra dinleyeceğimiz şarkıyı yazar...Kızıl meydan bomboştu ve önümde Nathalie yürüyordu../ Rehberimin güzel de bir adı vardı; Nathalie.../Kızıl Meydan karlardan bir halı ile kaplanmıştı, bembeyazdı.../ O soğuk Pazar günü Nathalie’yi izliyordum.../ Kısa cümlelerle ekim devriminden sözediyordu.../O anlatırken Kafe Puşkin’de kahve içmeye gideriz diye düşünüyordum.../Kızıl meydan bomboştu.../ Kolunu tuttum, gülümsedi.../ Sarı uzun saçları vardı rehberim Nathalie’nin...Evet, şarkı bu sözlerle başlayıp gidiyor...İçtenlikle yazılmış böylesine güzel duygulu bir şarkı, verilebilecek hediyelerin en güzeli olsa gerek...Ne dersiniz ?

                                                                                             Turgay PASİNLİGİL                   

 

Yorum (2) Yorum yaz!

Matematiğin Aydınlık Dünyası

13/2/2006 ·

 

 

 

Ortaçağ yılları...Avrupa’da iki soylu sarayda canları sıkılmış, oturmuş konuşuyorlarmış...Vakit geçirmek için bir yarışma yapmaya karar verimişler aralarında... Demişler ki, ikimiz de aklımızdan birer sayı belirleyelim..Eh yüksek sayıyı söyleyen kazansın, kim en yüksek sayıyı söylerse o birinci olsun..İlk soylu düşünmüş düşünmüş...Kolay değil tabii, en yüksek sayıyı söyleyecek: “Üç” demiş...Sıra öteki soyluya gelmiş. O da epeyce düşünmüş, gözlerini tavana dikmiş, yere indirmiş, olduğu yerde kıpırdanıp durmuş, aradan on onbeş dakika geçtikten sonra: “Peki, sen kazandın” demiş!...Ortaçağda soylular üçten fazlasını bilmiyorlar mıydı ? biliyorlardı elbet. Bu da zaten sadece bir şaka...

…………………

Sayılara ihtiyacı olan ilk kişiler, belki de binlerce yıll önce koyunlarını otlatan çobanlardı. Sayı saymak için insanlar büyük bir ihtimalle, ellerini, parmaklarını kullandılar. Çünkü bugün hala bazı ilkel kabileler parmaklarını, ellerini kullanıyor...Sayacakları şey, ondan fazlaysa ne yapıyorlar? Onbir kollar, oniki dirsekler, onüç omuzlar, ondört boyun, onbeş kulak diye gidiyor...Papua-Yeni Gine’de bir kabile bu şekilde sayıyor hala...

…………………..

                        İnsanoğlu binlerce yıl, en çok 1 ve 2 yi kullanmış...1 ve 2 “ben ve sen” anlamına, ya da “kadın ve erkek” anlamlarına da geliyormuş... 3 sayısı çok daha sonra bulunmuş. Zaten üçten sonrası da yokmuş uzun yıllar...En büyük sayı üç olarak kalmış..Üç, çoklukları ifade etmiş... Söz gelimi Eski Mısır’da da üç tane testi yan yana yapılınca bu “sel” anlamına geliyormuş...Çin’de bunun ilginç örnekleri bulunmuş: Mesela 3 tane erkek şekli yan yana yapılınca bu: “herkes” demekmiş...Üç tane ağaç yan yana yapılırsa bu “orman” anlamına geliyormuş...Ama üç tane kadın resmi yan yana yapılınca bunun anlamı “dedikodu” oluyormuş!...

                        ……………………..

Tabii insanoğlu, üçe kadar saymakla yetinmemiş...Hayatın gerçekleri, gündelik yaşantı matematiği gelişmeye zorlamış... Takvimler yapmak, mirası paylaşmak, borçları, alacakları, suyun derinliğini, dalga boyunu, yaldızlar arası mesafeleri hesaplamak, ayın hareketlerini izlemek hep matematiği gerekli kılmış ve matematik hızla ilerlemiş...İlerlemiş ama, sıfır sayısının bulunması ve kullanılması yazının bulunmasından tam 4800 yıl sonra olmuş...Evet tam 4800 yıl sonra!...Hintlilerin bulduğu sanılan sıfırı hesap yapmak için ilk kullanan kişi Arap matematikçi El Harizmi olmuş. Miladdan sonra sekizyüzlü yıllarda yaşayan El Harizmi, aynı zamanda, Aktarma ve Kısaltma Bilimi adıyla yayınladığı kitabıyla Cebir’in başlangıcını yapmış...Şakayla başladık sözlerimize, yine bir şakayla bitirelim: Başta sözünü ettiğimiz o  Avrupalı soylular vardı ya, onlar dağa çıkmışlar günün birinde, ellerinde haritalar...Nerede olduklarını hesaplamaya uğraşıyorlarmış...Harita üzerinde çeşitli geometrik şekiller, işaretler...Herkes merakla bekliyormuş...Harita üzerinde dakikalarca çalışan soylu sonunda “buldum!...” demiş...”Biz şu anda şu karşıki dağın tam tepesindeyiz!...”

…………………………..

                                                           Turgay PASİNLİGİL

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Kediler...

13/2/2006 ·

Kediler hep başlarına buyruk, hep bildiğini okuyan bir havada değiller midir? Ne yapacaklarına ya da ne yapmayacaklarına kendileri karar verir...Bakın sirklerde her türlü hayvan vardır hepsi eğiltilmiştir, deyim yerindeyse hepsi muma çevrilmiştir. Bir komutla hemen herşeyi yaptırabilirsiniz. Ormanlar kralı aslan bile olmadık şeyler yapar...Ama bir tek kediler yoktur sirklerde...Dikkat edin hiç kedi yoktur sirk hayvanları arasında....Kediler şarkılarda, türkülerde, klasik müzikte de çokça yer almıştır aslında: sözgelimi Andrew Lloyd Weber’in nefis bir “Kediler Müzikali” vardır...Sonra Domenico Scarlatti 18 inci yüzyıl başında kediler için bir sonat bestelemiştir...Yine ünlü opera bestecisi Rossini bir Kedi Düeti yazmıştır..Çaykovski’nin de Uyuyan Güzel Balesinde bir “Beyaz Kedi” süiti bulunur..Petruşka’yı, Bir Bahar Ayinini besteleyen İgor Stravinski de bununla kalmamış, tutmuş bir de kedilere ninni yazmış vakti zamanında...Bestecilerin kedilerle içli dışlı olması beste yapmakla sınırlı kalmıyor elbet; evinde beste yaparken piyanonun üstünde, ayaklarının arasında, omzunda, başında gezinen, uyuklayan kediler arasında çalışanlar var: sözgelimi Borodin böyle mesela...Bütün kedilerinin yaşamöyküsünü yazmış, Balıkçı diye çağırdığı kedisi de en sevdiği kediymiş...Aslında sanatla kediyi biraraya getirdiğimiz zaman, akla bir çok eser ve sanatçı geliyor...Bizim yazarlamızdan Tomris Uyar, Bilge Karasu, Sait Faik ve Hüseyin Rahmi Gürpınar hem kedileri çok seven, hem de eserlerinde kedilere yer veren yazarlarımız...Resme gelince ilk aklımıza düşen Orhan Peker oluyor: Tıpkı Avni Arbaş’ın Kuvvay-ı Milliye atları gibi, Orhan Peker’in de kedileri var diyebiliriz pekala...Amerikalı ressam Andy Warholl da yine kedilere resimlerinde bolca yer vermiştir bilindiği gibi...Yabancı yazarlardan da kedilerle ilginenen, kedilere eserlerinde yer verenler de pek çok: Edgar Allen Poe, Alexander Dumas, Chateaubriand, Mark Twain, Ruyard Kipling bunlardan bazıları sözgelimi...Kipling 1902 yılında yazdığı öykülerde, anlattıklarını ev kedisinin gözünden, ağzından anlatmış, ayrıca kendi çizdiği kedilerle de süslemiş kitabını...Jean Jacques Rousseau da Emile adlı eserinde küçük bir çocukla meraklı bir kediyi karşılaştırmış...

Sinemada da kedili filmler zaman zaman yer almış, seyircinin ilgisini çekmiş...Hall Berry’nin oynadığı “Kedi Kadın” / Catwoman ilk aklımıza gelen film...Bu filmde Sharon Stone da oynamıştı...Sinema ve kedi deyince Pierre Garnier Deferre’in filminden de söz etmek gerekir herhalde...Simon Signoret ve Jean Gabin’in başrollerini paylaştığı film bir çifti anlatır...Birbirlerine kin ve nefret duyan iki insandır  bunlar...Böyle kinle, nefretle yıllarca yaşamışlardır birlikte...Erkek tüm sevgisini bir kedi üzerine yoğunlaştırmıştır...Tek sevgilisi kedisidir ..Kadın günün birinde intikam duygusuyla kediyi öldürür...

Kediler insanlarla o kadar iç içe ki, onlarla ilgili bilgiler milattan önceye kadar gidiyor...En şaşaalı dönemlerini eski Mısır’da yaşamışlar...Kutsal sayılmışlar Mısır’da...Mısırlılar kediler ölünce onları mumyalayıp gömmüşler...Kedileri öldürene en ağır cezaları vermişler...Kedilerin bu kutsiyetini bilen Persler de, Mısırlılarla savaşırken kalkan yerine kedileri almışlar kucaklarına öyle savaşmışlar...Mısırlılar kedileri öldürmemek için bir  tek ok, bir tek mızrak bile atamamışlar Perslere karşı ve o dönemdeki bütün savaşları yitirmişler...Ortaçağ’da da tam tersi olmuş. Kedilere karşı nefret ve düşmanlık oluşmuş. Neredeyse kedi nesli tükenmeye yüz tutmuş. Avrupa’da cadı avı yapıldığı dönemde biliyoruz ki bir milyonun üzerinde kadın, Avrupa’da, cadı olduğu gerekçesiyle öldürüldü...İşte o yıllarda cadıların kedi kılığında ortalıkta dolaştığı söylentisi yaygınlaştı ve bu yüzden kediler öldürülmeye başlandı...Bu dönem, veba salgınlarından sonra sona erdi...Evet, vebaya farelerin yol açtığı anlaşılınca, ve bu durum kedilerin de iyi birer fare avcısı olduğu gerçeğiyle birleşince kedi katliamına son verildi zaman içinde ve kediler yine huzur içinde yaşamaya başladılar...O dönemlerde Avrupa’da kediler katledilirken, Osmanlı’da sokak kedi ve köpekleri için vakıflar kurulmuştu...Görevliler kedileri ve köpekleri koruyor ve besliyordu...Ayrıca her evde, her konakta birkaç kedi beslenirdi..., Osmanlının kedileri şanslıymış gerçekten…

                                                                                  Turgay PASİNLİGİL

Yorum (1) Yorum yaz!

Cemre'ler yakında düşmeye başlayacak...

9/2/2006 ·

           

 

  

            Yıllardır hep duyarız, cemre suya düştü, havaya cemre düştü...En nihayet toprağa cemre düştü diye..Nedir bu cemre allahaşkına, gören, yakalayan var mı? Nasıldır? Nedir? Yenilir mi? İçilir mi? Ne renktir? Bilen var mı?...Her yıl  20 Şubat’ta  birinci cemre havaya düşer...Hadi bakalım, hanginiz gördünüz  cemreyi düşerken, düşmek üzereyken değerli dostlar? Göreniniz oldu mu acaba ?

Cemre, Arapça bir sözcük...Ateş, kor ateş, köz anlamına geliyor...Cemre düştü dediğimiz zaman, işte, havaya ateş düştü, toprağa kor ateş düştü demek istiyoruz aslında...Baharın geldiğini haber veriyoruz...Havanın suyun ve toprağın ısınmaya başladığını vurguluyoruz...Birinci cemre hep havaya düşüyor...20 Şubat’ta yani bir on gün sonra filan...Suya bir hafta sonra düşüyor cemre 27 Şubat’ta...En sonunda da, toprağa düşüyor: Onun da tarihi bazen 5 bazen de 6 Mart...Sözün kısası soyut bir kavram bu anlamda cemre...Birşeyin düştüğü filan yok aslında...Ama eskiden, acemi genç muhabirlere şaka yapmak için çokça kullanılırmış cemre düşme hadisesi...Yeni başlayan muhabire “Evladım bak bugün cemre suya düşecekmiş, git şunun fotoğrafını çek de haber yapalım “ diye acemi muhabiri dere, göl kenarlarına, su birikintilerinin bulunduğu yerlere gönderirler, zavallı muhabir de elinde fotoğraf makinesi dolanıp dururmuş akşama kadar, cemreyi görüntüleyeceğim diye...Akşama doğru boynu bükük, gazeteye döner, çekemedim efendim, diyerek makineyi büyük bir mahcubiyetle masanın üzerine bırakırmış...

Efendim, eskiden, kuzey ve iç bölgelerde yaşayan Arap kabileler, kış geldiğinde ovalara iner yanyana üç çadır kurarlarmış...İlk çadırda büyük baş hayvanlar, ortadaki çadırda kendileri, aileleri ve çocukları, sondaki çadırda da küçük baş hayvanlar, horozlar, tavuklar, keçiler, koyunlar bulunurmuş...Her bir çadırda da bütün kış hiç söndürülmeyen ve cemre adı verilen  ateş yanarmış...Havalar ısınmaya başlayınca önce büyük baş hayvanların bulunduğu çadırdaki ateş söndürülürmüş, daha sonra kendi çadırlarındaki ateşi,  en sonra da küçük baş hayvanların bulunduğu çadırdaki cemreyi söndürürlermiş...Daha sonra da cadırlarını toplayıp hayvanlarıyla birlikte yaylalara, yüksek yerlere çıkmaya başlarlarmış...

Eski Türklerde de cemre gökyüzünde yaşayan yakışıklı bir delikanlı olarak düşünülürmüş. Cemre adındaki bu delikanlı bir gün dünyayı merak etmiş ve yaklaşmış...Havaya düşmüş, bu sırada gördüğü bir kıza aşık olmuş, yaklaşmak isterken suya düşmüş, yıkanmış, temizlenmiş, daha sonra karada sevgilisine kavuşmuş. Bu aşk, yeryüzüne bereket ve sıcaklık getirmiş...Ayrıca eski Türk inancında üçüncü cemre günü lodosla poyrazın kavga ettiğine de inanılıyor, poyraz galip gelirse bahar geç geliyor, lodos zafer kazanırsa da baharın daha erken gelmesi bekleniyor...Cemrenin kor ateş, köz anlamından başka anlamları da var: Mina’da şeytana atılan taşların meydana getirdiği yığınlara da cemre deniyor söz gelimi...Bir çeşit iltihaplı bir çıban olan kara kabarcık da, cemre adını taşıyor...Bir tür çakıl taşına da yine cemre deniyor...Ayrıca daha çok kız adı olarak da kullanılıyor...

                                                                       Turgay PASİNLİGİL

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

Antolojilere Bir Bakış

9/2/2006 ·

           

  

 

Biraz geçmişte kalmakla birlikte, günümüzde güldeste (antoloji) üzerine tartışmalar sürüyor...Antolojilere şiirler nasıl seçilir ? Seçicinin istediği şiiri, şairi güldestesine almak hakkı var mıdır, yok mudur ? Bunlar her zaman olagelmiş tartışmalar...Antoloji deyince aklımıza hemen şiir geliyor ya, aslında sözcüğün şiirle bir ilişkisi yok...Anthos ve legein sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük bu...Anthos çiçek anlamında eski yunancada...Legein de toplamak ve derlemek anlamına geliyor...Şimdilerde Güldeste sözcüğünü kullanarak karşılıyoruz Türkçe’de...Derlemeler, örnekler,  seçmeler, seçki diyenler de var...Antolojiler yalnızca şiir derlemesi anlamında değil, düzyazılar ya da müzik yapıtları da antoloji adı altında toplanabiliyor...Osmanlı döneminde Türk Edebiyatında ; mecmua, cönk, müntehabat, numuneler adıyla birçok seçme, derleme yapılmış: Elbette seçenin, derleyenin kişisel beğenisiyle....Bugün antoloji adıyla kabul edebileceğimiz ilk eser, Ömer İbni Mezid’in 1436 yılında hazırladığı “Mecmuat-ün Nezair” adlı eseridir...Ömer İbni Mezid adı sanı pek duyulmamış bir şair. 13 ve 14 üncü yüzyıllarda yaşamış 83 şaire ait 397 şiir yer alıyor bu seçkide...Bu Nazireler Dergisi’nin tek örneği Niğde’de yaşayan Ferit Faik adlı bir kişideydi bundan 60-70 yıl kadar önce...

Bir başka antoloji de, Eğirdirli şair Hacı Kemal’in Cami-ün Nezair’idir...1512 yılında yazılan bu eserde, 266 şairin 29 461 beyiti bulunmaktadır...Bu eserdeki kimi şiirler, dizeler Ömer ibni Mezid’in antolojisinde de bulunmaktadır. İki antolojinin yazım arası yaklaşık 80 yıldır...Bu kitap 496 sayfadır ve dönemine göre epeyce hacimli sayılır  İstanbul Beyazıt Kitaplığında bulunmaktadır...

Bir başka antoloji de bundan yaklaşık on yıl sonra yazılmış olan Edirne’li Nazmi’nin 1523 tarihli Mecmua-ün Nezair’idir...Bazı kaynaklarda adı Cami-ün Nezair, Nezair-i Nazmi ya da Nezair-ül Eş’âr olarak da geçer...Bu antolojiden iki nüsha bulunmaktadır bugün...Bunlardan biri Nuruosmaniye Kitaplığında, öteki de Viyana Kitaplığındadır...Nuruosmaniye Kitaplığında bulunan nüshasında 243 şaire ait 3356 gazel yeralmaktadır.

Bunlardan başka, Kanuni Sultan Süleyman’ın döneminde, saraydan Pervane Bin Abdullah’ın 1560 yılında hazırladığı  bir mecmua vardır. 1651 yılında öldüğü bilinen Peşteli Hısali’nin de iki ciltlik Metali-ün Nezair adlı bir el yazması vardır. Aynı eserin kısaltılmış bir nüshası da bulunmaktadır...

Çok sayıda bulunan cönkler de bir tür antoloji sayılabilir...Gerçi cönklerin hepsi yalnız şiir içermez, bir tür günlük, müsvedde defteri, akıl defteri gibidir...Kimisinde her şey yazılmış, not alınmıştır...Bu bakımdan da önemlidir aslında...Hem kişisel tarihi, hem dönemin sosyal, kültürel, ekonomik olaylarını yansıtmaları bakımından değerlidir elbette...

Tanzimat dönemine gelince, aslında batılı anlamda antolojiler, bu dönemde yazılmaya başlanmıştır. 1865 yılında yazılan Letaif-i İnşa bu dönemin ilk örneklerinden biridir. 3 ciltlik bu antolojiyi Refik ve Tevfik adlı kişiler hazırlamıştır. Bundan yaklaşık on yıl sonra yazılan Harabat, üzerinde en çok tartışılan ve ün kazanan antolojidir...Mehmet H.Doğan’ın kulakları çınlasın, Ziya Paşa’nın bu  3 ciltlik eseri kendi beğenisini yansıttığı gibi, en çok okunan antoloji olmuştur o dönemde...1874 yılında basılan bu eserden sonra, ilk baskısı 1878 yapılan ve 1911 yılına kadar beş baskı yapan “Numune-i Edebiyat-ı Osmaniye” bu dönemde hazırlanan antolojilerin en değerlisi olarak nitelenir kimi eleştirmenlerce...Ebüzziya Tevfik bu antolojiye Rodos adasında sürgünken hazırlamıştır.

 Mustafa Reşit’in  iki ciltlik Müntahabat-ı Cedide (1884) adlı antolojisi, Tanzimat dönemi şairlerin eserlerinden örnekler içerir. Faik Reşat’ın Muharrerat-ı Nadire (1889) adlı antolojisinde eski ve yeni dönem şairlerin eserlerinden örnekler vardır. 19 uncu yüzyılın son yıllarında  Mehmet Celal’in 1896 yılında yayınladığı Osmanlı Edebiyatı Nümuneleri ve Faik Esat Andelip’in 1897 yılında bastırdığı Mahşer-ün Nefais adlı antolojileri göze çarpar...İkinci Meşrutiyet  dönemine gelindiğinde Bulgurluzade Rıza’nın üç ciltlik Bedayi-i Edebiye’sinin ilk cildinde Tanzimat dönemi şairlerinin eserlerine yer verilmiştir.Reşit Süreyya’nın Edebiyat-ı Cedide’si 1910 yılında basılmıştır ve Edebiyat-ı Cedide şairlerine yer verilmiştir bu antolojide. Üç İstanbul’un yazarı Mithat Cemal Kuntay da Nefais-i Edebiye adlı iki ciltlik bir ontoloji hazırlamıştır. Bu antolojide her dönemden şair yer alır, aynı zamanda düz yazılardan da seçmeler vardır...Sonraki yıllarda antolojiler de sanki görsellik kazanır: Süleyman Bahri ile Refet Avni birlikte “Resimli Müntahabat-ı Edebiye” adlı resimli bir antoloji hazırlarlar. 1911 yılında yayınlanan bu antolojiden yedi yıl sonra 1918 yılında Ahmet Cevdet de Asar-ı Nefise adlı resimli bir antoloji yayınlar.

Bu yıllarda yarım kalmış bir antoloji vardır: Celal Sahir Erozan ile İbrahim Necmi Dilmen, “Türk Edebiyatı Nümuneleri adlı bir antoloji hazırlamaya başlamışlar ancak bitirememişlerdir...Nüzhet Haşim Sinanoğlu da yalnızca hece vezniyle yazan şairleri aldığı bir “Milli Edebiyata Doğru” antolojisi hazırlamıştır...Harf devrimine kadarki dönemde son önemli antoloji de, Hasan Ali Yücel, Hıfzı Tevfik Gönensay ve Hammamizade İhsan’ın birlikte hazırladıkları Türk Edebiyatı Nümuneleri adlı antolojidir. 1927 yılında basılan bu eser, Eski Türk Tarihindeki destanlar döneminden Türk dilinin her lehçesinde nazım ve nesirle yazılmış eserlerden seçme parçaları bir araya toplar.1900-1910 yılları arasında yabancı araştırmacı ve yazarlar tarafından hazırlanmış iki antoloji vardır: Bunlardan ilki Gibb’in A History of Ottoman Poetry’ sidir ve Londra’da basılmıştır: 1900 ve 1909 yıllarında...Osmanlı şiiri tarihini ele aldığı  altı ciltlik bu eserinde yazar, Celaleddin-i Rumi’den Ziya Paşa’ya kadar, kitapta adı geçen şairlerin eserlerinden seçtiği parçaları bir araya toplamıştır. Öteki kitap da, Vasili Dimitriyeviç Smirnof’un Obraskoviya Proizviedeniye Osmankoy Literaturi (Mecmua-i Müntahabat-ı Asar-ı Osmaniye) adlı yapıtıdır.1903 yılında Sen Petersburg’da basılmıştır.

                                                                                  Turgay PASİNLİGİL

 

Yorum (2) Yorum yaz!

Eylül'de Gel

9/2/2006 ·

 

            Ahmet Altan bir yazısında eylül’de aşk, eylülde acı, eylülde yalnızlık zordur diyor…Eylül genellikle sessizliğin, yalnızlığın, sükunetin ayıdır..Mevsimlerle insan ömrü arasında benzetmeyle sonbaharın gelmesi, ömrün sonuna yaklaşılmasına yakıştırılır…Belki kır hayatı için doğrudur bu ; doğayla iç içe olunan yerlerde sükunete, sessizliğe, huzura güneşin keskin ışıkları eşlik eder…Her yer pırıl pırıldır…Işık yaz aylarına göre biraz daha farklıdır. Daha keskindir…Her şey daha nettir, daha belirgindir, kendini hemen fark ettirir..Kentlerde eylül tam tersine en hareketli aylardan biridir aslında…Yazın terk edilen kentler yeniden hareketlenir. Yazlıklardan, izinden, tatilden dönenler, okumak üzere okullarına gelen öğrenciler kenti yeniden canlandırırlar…Kayıtlar, ön kayıtlar, açılan okullar, dersaneler, doğal gaz, odun, kömür alımları, çatı onarımları, boya badana işleri, sünnetler, düğünler, nişanlar, konserler, festivaller, şenlikler, kalabalıklaşan kırtasiyeciler, kitapçılar, okul malzemesi satan dükkanlar…Eylül işte böyle bir ay genellikle büyük kentler için…Şimdi dinginlik, sessizlik, sükunet kırlarda ve tatil beldelerinde yalnızca…Kimbilir şimdi oralarda olmak vardı ne dersiniz? ….

                                                                                  Turgay PASİNLİGİL

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::